Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

HAKKIMIZDA

KATEGORİLER

DUYURULAR
RÜYA YORUMLARI
FAYDALI BİLGİLER
SORUN SÖYLEYELİM
KİTAP LİSTESİ
İLETİŞİM

OTZUKARCI




Gökhan HANİ

TAŞLARIN GİZEMLİ ALEMİ

Metafizik uzmanı ve psikanlist-yazar Gökhan Hani Binlerce taşın insan bedenine enerji yayarak AURA ların renklerini değiştiğini bilimsel çalışmayla keşfederek,tüm hastalıklara,ruhsal sorunlara ve doğa üstü olaylara tanık oldu.Litoloji(taş bilimiyle binlerce hastalığa alternatif tıp üzeri çareler sunmaktadır.Taşlar hakkında metafizik uzmanı Gökhan Haniden yardım almayı unutmayın.18 bin alemden bir zümredir taş alemi...



Kıymetli ve yarı kıymetli taşlar (Süs taşları) tarih öncesi çağlardan beri güzellik,zenginlik ve
statü simgeleri olarak kullanılmışlardır.Günümüzde süs taşlarının bir kısmı, az da olsa sanayinde çeşitli hastalıklarda kullanılır.

kıymetli-yarı kıymetli taş (süs taşı) sayılabilmesi için bazı
temel kriterler vardır.Bunlar dayanıklılık,güzellik,nadirliktir.
Dayanıklılık;Bu kavram sertlik,kırılganlık,darbelere ve dış etkenlere dayanım gibi özelliklerle
açıklanır.
Güzellik; Her ne kadar göreceli bir kavramsa da taşın temiz, şeffaf, çekici renkli ve işlenebilir
boyutlarda olması gibi bazı özelliklerini içerir.
Nadirlik; Bir objeyi değerli kılan onun az rastlanır olmasıdır. Örneğin binlerce karatlık elmas
üretimi içersinde sadece bir kaç yüz karatı pembe elmasdır. Dolayısıyla bir pembe elmasın
değeri sıradan bir elmasın binlerce katıdır.
Bu temel kriterlerin dışında taşınabilirlik, kesilebilme, parlatılabilme, ışık yansıtma, ışıkkırma,
bünyesinde safsızlıklar içerme gibi bazı özelliklerde taşların değerlerini belirleyen ve artıran
diğer unsurlardır.
Kıymetli taşları, yarı kıymetli taşlardan ayıran kesin bir tanımlama yoktur.Yüzyıllardan bu yana
sürüp gelen geleneğe uyularak elmas,zümrüt, safir ve yakut kıymetli taşlar
kategorisinde,diğerleri yarı kıymetli taşlar kategorisinde yer alır.Bu dört kıymetli taş
traşlandığında asil taş kategorisine dahil olur.
Genel anlamda süs taşları denildiğinde doğal kökenli taşlar kastediliyorsa da, süs taşı kavramı
bazı organik materyalleri (mercan,kehribar,inci gibi) ve gelişen teknolojinin bir sonucu olarak
sentetik ve imitasyonları da içermektedir.
Gemoloji (süs taşı bilimi) mineralojinin çok yeni bir alt disiplini olarak yukarda adı geçen
malzemenin incelenmesi,tanımlanması ve sınıflanması konusunda çalışır.Amaç süs taşını gerek
ham ,gerekse işlenmiş haliyle,üzerinde yıpratıcı ve zarar verici hiç bir test yapmadan en doğru
şekilde tanımlamaktır.Malzemeye maddi bir değer biçmek ise deneyime dayalı kişisel bir
tercihtir.Keza taş kesimi (lapidary) ve mücevher yapımı (kuyumculuk) gemoloji ile çok yakından
ilgilidir.
Kıymetli yarı kıymetli taşlar (süs taşları);
- Yüksek sıcaklıklı mağmadan silikatların kristalleşmesiyle
- Metamorfizma, yani yüksek ısı ve basınç koşulları altında kristalleşme veya yeniden kistalleşmeyle,
- Sulu çözeltilerden itibaren çökelmeyle,
- Organik faaliyetlerle,
- Veya tüm bu etkenlerin çeşitli şekillerde birleşmesiyle oluşabilmektedir.
Ayrıca bu birincil oluşumların, içlerinde bulundukları kayaçlardan aşınması,mekanik olarak
konsantre olması ve alüvyonlarda birikmesi ile de plaser olarak bulunabilirler.
Bilinen 2700 mineral çeşidinden sadece 100 kadarı kıymetli ve yarı kıymetli taş olarak
kullanılmaktadır.
Elmas :Değerlidir,zenginlik ve rahat yaşama gücü verir.

Pembe Elmas:İmajinasyon gücü ile zenginliği,diğer soylarına aktarır.

Zümrüt :İnsan kalbine ve gözüne zindelik verir.

Yakut :Gözün keskin görmesini sağlar aşk tılsımı verir.

Safir :İnsanları yabani hayvanlardan koruyucu etkisi vardır.

Kehribar:Yaşam enerjisini yüzde yüz artırır.insanlar içerisinde çekim gücü oluşturur.cinsel gücü maksimuma çıkarır.Eski mısırda kehribar kullanan tüm kadınlar ve kilopatra bu taş sayesinde en fazla 55 yaşına kadar yaşabilmiştir.İnsana çok yoğun enerji verir.

Aleksandrit:Eski yaşam imajinasyonunda,tarihsel imajinasyon oluşturur.Kalbi besler.

Heliodor :Kadın hastalıklarına ve vajinusmusu engeller.

Morganit:Anüs kaşıntısına ve basura faydalıdır.

Jadeit :Vitiligo ve deri kanserine iyidir.

Nefrit :Sinirsel yorgunluğu giderir.Tahriş olan sinirleri düzenler.

Peridot:Konsantrasyon ve motivasyon sağlar.

Amazonit:Nefes alıp vermeyi düzenler.Astıma iyidir.

Spinel :Ruhsal anlamda,duyugörü ve telekinetik gücü artırır.

Kunzit :Düşük doğumu önler.Zeka artırır.

Turkuaz :Tüm kozmik enerjiyi insan bedeninde toplar.

Oniks :İnsan vucudunda 12 meridyenin korunmasını sağlar.

Agat :İnsana mistik güç vererek,dinlingilik sağlar.
Güvercin Taşı:Böbrek taşını düşürür.

Sedef taşı:sedef hastalığını tedavi eder.

Beyaz çakıl taşı:Olumsuz düşünceleri çeker.

İnci taşı:Dişlere güç verir,dişetleri iltihabını önler.

Mıknatıs taşı:Unutkunluğa tek çaredir.

Kemik taşı:Tüm gizemi üzerinize çeker,şans artırır.

Köpek taşı:Düşmanlık vererek,üzerinde taşıyana sadekat enerjisi yayar.

Pomza taşı:El ve ayakta çıkan çatlaklıkları eritir.

Cam taşı:Kabus görmeyi engeller.sadelik verir.net görmeyi sağlar.

Mavi boncuk:Nazar ışınlarını bilinçli hale getirerek nazara gelinmeyi önler.

Tahta boncuk:Bademcik iltihabını giderir.

Aytaşı: Sara hastalığına birbirdir.Üzerinde taşıyana sara bağlanmaz.

Seramik taşı:İnsan üzerindeki elektiği çeker.

Kristal taşı:Çok yönlü düşünmeyi ve yorum yapma gücünü geliştirir.

Siyah çakıl taşı:Mütevazi yaşama ve soğukkanlı olmayı sağlar.

Hacetül esved taşı:Nur enerjisi dağıtarak insanların tüm çakra bölgelerini açarak insanı ibadetin ve temizliğin gizemine götürür.İnsanı kirlilikten arındırır.

Akik (Kırmızı kalsedon): Uğur ve bereket taşıdır. Donuk akik kan dolaşımını kolaylaştırır. Erkeklerde erkeklik bezini, kadınlarda yumurtalıkları korur.

Kalsedon (Mavi Akik): Düşünce yeteneğini kuvvetlendirir. İyi konuşmayı sağlar, renginden dolayı nazar içinde iyidir.


Zebercet (Peridot): Kalp çarpıntılarına ve sebebi bilinmeyen korkulara iyi gelir.


Kehribar (Amber): Guatr, astım, bronşit, ve alerjiye karşı iyi gelir.

Opal: Sevgi ve şevkat simgesi olup, koşulsuz sevgi verme özelliğine sahip olanlar kullanabilir. Yoksa tarihteki gibi uğursuz taş olma özelliği ortaya çıkabilir. Eklem iltihabına iyi gelir.

Jade: İyi ilişkiler ve dostluk simgesidir. Böbrek rahatsızlığından kaynaklanan ateş düşürür.

Lapislazuli: Ruh beden arasındaki dengeyi sağlar. Ayrıca zihinsel berraklığa ve derin düşünmeye yardımcı olur.

Mercan: Solunum açıcı özelliği vardır

Krizopraz: Seksüel ve depresi durumları rahatlatıcı özelliği vardır. Kişisel yetenekleri ortaya çıkarır.

Pyrite: İrade gücünü arttırır. Diğer insanlara armoni halinde çalışmayı gerçekleştirir.

Jasper: Sevgi ve inanç simgesidir. Karaciğer, dalak ve mesaneyi kuvvetlendirir.

Sodalit: Troid metabolizmasının dengesini sağlar. Güven sağlayarak hata riskini azaltır. Zihin açıklığı ve sakinlik verir.

Topaz (Sitrin): Telepati yeteneğini arttırır. Neşe ve hoşnutluğu uyaran bir taştır.

Tormalin: Vücudu ve zihni güçlendirir. Negatif şartları ve korkuyu uzaklaştırır. Çok güçlü bir koruyucu özelliği vardır. İlham verici ve konsantrasyon sağlayıcıdır.

Kaplan Gözü: Sinirsel spazmları ve baş ağrılarını hafifletir. Sindirim üzerine mükemmel etkilidir. Negatif enerjiden korur.

Kuvars Kristali: Vücudumuzdaki zihinsel, bedensel ve ruhsal düzeyimizi arttırıcı enerji üretir. Ortamdaki tüm negatiflikleri geri iter. Meditasyon için çok uygundur.

Krizopras: Sinirsel gerilimleri yok eder. Fiziksel, zihinsel heyecan durumlarında sakinlik verir. Neşe ve huzur sağlar.

Malahit: Korku ve şüpheleri yok eder. Karaciğer ve dalağın işlevlerine yardımcıdır. Fiziksel ağrıları azaltıcı ve radyasyondan koruyucudur. Uyumayı kolaylaştırır. Zihni ve vücudu canlandırır. Dengeleyicidir.

Mavi Kuvars: Tiroit ve metabolizma dengeleri üzerinde güçlendiricidir. Öksürük azaltıcı ve ateş düşürücüdür. Zihin açıklığı ve güven duygusu sunar. Cinsel problemlere iyi gelir.

Obdisyen: Özellikle çok hassas kişilere karşı koruyucu özelliği vardır. Zihinde oluşan heyecan duygularını engeller. Fiziksel zeminde espri gücünü arttırır. Negatif durumları yok edicidir. Stresi azaltır. Terapi yönü çoktur.

Pembe Kuvars: Stres giderici olup, hata duygularını, korkuyu ve öfkeyi azaltır. Negatif enerjiden koruyucudur. Ruhun inceliğinin sembolüdür. Huzur ve duygu yüklüdür. Sevgi taşıdır.

Rodonit: Vücudun sağlıklı gelişmesine yardımcı olur. Kan dolaşmasını dengeler. Psikolojik olumsuzluklardan kurtarıcı ve cesaret arttırıcıdır.

Rutilat Kuvarsı: Depresyonu azaltır. Enerji kaynağıdır. Özellikler meditasyona uygundur. Negatif enerjiden korur.

Sitrin Kuvarsı: Vücudumuzun tüm dokularıyla etkileşerek güçlendirir. Karaciğer ve safrakesesi işlevlerine yardımcıdır. Toksinlerin atılmasını kolaylaştırır. Cilde serinlik ve sadelik sunar. Cilt hastalıklarına karşı koruyucudur. Görme bozukluklarına iyi gelir. İçimizdeki gücün sembolüdür.

Agat: Vücutta tansiyon dengeleyicidir. Üriner sistemin sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Aklı ve vücudu güçlendirir. Kişiyi cesaretlendirir. Lenflerin sirkülasyonunu rahatlatır. Güçlü bir terapik özelliğe sahiptir.

Akuamarin: Güven, denge ve ahenk sembolüdür. Solunum problemleri ile savaşır. Hafızayı güçlendirir. Sinirleri yatıştırır. Neşe, huzur ve aşk taşıyıcıdır. Özellikle meditasyona uygundur.

Ametist: Pozitif enerji yüklü bir kristaldir. Taşıyan kişiye de bu yükü aktarır. Beyin gücünü yükseltir. Kan temizleyicidir. Negatif enerjilerimizi dışarı boşaltarak huzurlu ve zinde olmamızı sağlar. Pembe kuvars ile birlikte kullanıldığında aklı güçlendirir ve kalbi korur.

Aventurin: Korkuları yenmede ve yaşlılıkla mücadelede etkilidir. Zihinsel karmaşayı ve stresi azaltır. Neşe taşı da denir. Sakinlik ve yaşama sevinci sunar.


Hematit: Kan dolaşımını düzenin sağlıklı olmasına yardımcıdır. Enerji kaynağıdır. Solunum yolları üzerinde olumlu etkileri vardır.

Jasper: Sindirim sistemine iyi gelir. Endokrin sistemine denge getirir. Karaciğer ve safrekesesini güçlendirir. Sağlıklı ve güçlü olmamızı sağlar. Fiziksel direncimizi arttırır.

Taşların gizemli yönlerini ve taşıdıkları enerjilerini metafizik uzmanı Gökhan Hani ile paylaşın Litolojinin farklı gizeli yönlerini duydukça hayret edeceksiniz.

Türkiyenin bilinen yarı kıymetli taşları şunlardır:
Şeffaf Kristal Diaspor (Muğla-Milas)
Ateş Opali (Kütahya-Simav)
Akuvamarin (Manisa-Gördes)
Lüle Taşı (Eskişehir)
Oltu Taşı (Erzurum-Oltu)
Kemmererit (Erzincan-Kop)
Pembe Turmalin (Yozgat-Sarıkaya)
Mavi Kalsedon (Eskişehir-Mayıslar)
Çizgili Agat (Ankara-Çubuk)
Mor Jadeit (Bursa-Harmancık)
Ametist (Balıkesir-Dursunbey,Ordu-Fatsa,Yozgat-Şefaatli)
Yeşil Obsidiyen (Bitlis-Nemrut)
Şeffaf Kristal Kuvars ve Dumanlı Kuvars (Aydın-Çine,Koçarlı,Karacasu)
Siyah Mercan (İzmir kıyıları)
Kehribar ((Doğu ve İç Anadoluda çeşitli yerlerde)
Rodonit-Rodokrozit (Izmir)
METAFİZİK UZMANI GÖKHAN HANİ.




Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu


ŞİFALI BİTKİLERLE TEDAVİ

İnsanlar kafalarını kaldırıp dünyaya bakmalılar. Ökseotu, brokoli, melisa üzerine doktora tezleri yazılıyor!

Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, “Önleyici” ve “koruyucu” tıbbın önemine dikkat çekiyor...  Modern tıbbın çaresizliğine çözüm ararken, bitkisel tedavi yöntemleri konusunda tüm dünyada başarılar kazanmış, çalışmalarıyla devrim niteliğinde ilerlemeler kaydetmiş bir kimyager olan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun çalışmalarıyla karşılaştık.



Bitkileri incelemeye başlamanız nasıl oldu?

Ben fiziko-kimya kökenliyim, ilgim araştırma dalımdan kaynaklanmıyor. Bitkilere olan ilgim çocukluğumdan geliyor. Yaşım 4-5 iken narenciye bahçemizde, çalışan işçilere sorular sormaya başladım.

Sonra ne oldu? Aradığınız cevabı bulabildiniz mi?

Benim bitkilere ve doğaya olan merakım benim için aslen bir hobidir. Bir iş olarak düşünmedim hiç. Benim biyoloji okumam ya da tarımla ilgilenmem lazımdı. Ben böyle yapmadım. Benim için bilimlerin temeli kimyadır. Bugün tıbbın da temeli, biyolojinin de temeli kimyadır... Zaten, maddenin yapı taşı kimya.

‘Tıbbın alternatifi olmaz’ diyorsunuz, kastınız nedir?

Ben alternatif kelimesine karşıyım. Alternatif, bir şeyi başka bir şeyle ikame etmek demektir. Bilimde böyle bir şey söz konusu olamaz. Ne fiziğin, ne kimyanın, ne tıbbın alternatifi olmaz! Eğer bilimle ilgili bir konu söz konusuysa, ilgili olduğu bölüm içinde araştırılır.

Bu konumlamada bitkisel tedavi nereye oturuyor?

Bitkisel tedavi, tıbbın alanına girer. Adı da ‘fitoterapi’dir.

İnsanlar kafalarını kaldırıp dünyaya bakmalılar. Türkiye’de hekimler, bu tedavi yöntemlerine ‘koca karı ilacı’ gibi bakıyorlar. O koca karılar, uzun otacı kültürümüzü bugünlere taşıdılar.

Bugün Avrupa ve Amerika’da ökseotu, brokoli, melisa üzerine doktora tezleri yazılıyor! Bunlar yıllardır var. Anlattıklarım yeni değil.

Fakat tıp doktorlarının eğitiminde bitkiler hiç öğretilmiyor…

Bu Türkiye için böyle. Avrupa’da hekimler bitkisel tedavi kurslarına gidiyor. Avrupa’da bir hekime giden hasta, ilkin bitkisel tedavi uygulayıp, uygulamadığını soruyor.

Her şeyde bir ölçü var. Az verirseniz işe yaramaz, çok verirseniz zarar verir. Tam ölçüsünde kullanırsanız, fayda verir şifa verir. Sizi tedavi eder.

 

Sütle ilgili bir örneğiniz vardı bu konuda.

Evet, sütte özellikle, mide yanması, reflüde, kullanım ölçüsü iki yudumdur. Mide yanması başladığında, iki yudum içersiniz. Bir bardak içerseniz faydası yok, zararı var. Hiçbir şeyi gelişi güzel kullanamazsınız.  Fazlasını alırsanız fayda değil, zarar görüyorsunuz.

Önleyici ve koruyucu tıbba gelirsek?

Bu kavramı, tüm dünyaya yaklaşık olarak 15- 20 yıldır yaymaya çalışıyorum. Bakın bir hastalığı önlemek farklı şeydir, hastalığa karşı tedavi geliştirmek farklı şeydir.

Ne gibi?

Örneğin, birinci derece akrabalarda prostat kanseri meme kanseri varsa, büyük bir ihtimalle geçebiliyor irsi olarak. Siz şimdi önleyici olarak, yılda bir-iki defa kemoterapi, radyoterapi alayım, diyebiliyor musunuz? Önleyici olarak bunlar alınabiliyor mu?

Kışın çocuklarda boğaz enfeksiyonları, bademcik iltihapları oluşabilir diye, antibiyotik kullanayım, diyebiliyor muyuz? Hadi oğlum kış geldi bir tüp antibiyotik yut, diyebiliyor muyuz? 

Peki doğal yöntemlerle mümkün mü?

Mümkün tabii. Önleyici olarak bugün modern tıptan yararlanamıyoruz. Ama bitkileri bu iş için kullanabilirsiniz!

Burada şunu belirtmeliyim: Tabiatta eğer yanlış beslenirseniz, mesela fazla yağlı tüketirseniz kalp damarlarınız yağlanmaya, tıkanmaya başlar. Anjiyoya girersiniz.

Demek ki doğru beslenseniz kalp damarlarınız tıkanmayacak. Tabiatın içinde kendi çaresi de var. Bitkilerle daralmış kalp damarlarını açmak da mümkün. Herhangi bir yan etkisi de yok üstelik! 

Tabii, modern tıp esastır. Burada konuşulanların, anlatılanların doğrultusunda hiç kimse kendisine teşhis koymamalı.

Mutlaka hekime giderek, hekimin önerileri doğrultusunda hareket etmeliler. Benim söylediklerim ancak önleyici ve yardımcı olabilir.

Osmanlı’da var olan ve aile bireylerini “hasta etmemekle” görevli hekimler, aile bireyleri hastalandığında para almıyorlardı. Görevleri hastalıkları tedavi etmek değil, hastalığın oluşumunu önlemekti. Bu noktada önleyici ve koruyucu tıbbı, Osmanlı’nın aile hekimlerine benzetebilir miyiz?

Tabii ki. Bir de şu var, Osmanlı’daki otacı kültürü yüzyıllar boyu taşınarak günümüze kadar geldi. Eski kitaplarda okuyoruz; Latin Amerikan bitkisel tedavileri, Arap kültüründekiler, Çin’de, Japonya’daki bitkisel tedavi yöntemleri, Avrupa’dakiler, Kilise’nin yöntemleri… O dönemlerde, iki yüzyıl önce, şu bitki şuna iyi geliyor, diyorlar. Fakat bugün o bitki aynı rahatsızlığa iyi gelmiyor. Bunun nedenleri var.

Ne değişti o günden bugüne?

Birincisi,  yüzyıl önceki beslenme şekliyle bugünkü beslenme şekli birbirinden çok farklı.

Bugün artık doğal hemen hemen hiçbir şey yok. İçtiğimiz sütten, suya kadar. Tükettiğimiz yoğurttan ete kadar her şey bir koruma ve katkı maddeleriyle birlikte! Naylonlar içersinde, kanserojen plastik sanayi ürünleri içerisinde.

Eğer doğal beslenmenin şartlarından dolayı sizde bir hastalık oluşmuş ise, o dönemin bitkilerinden de şifa bulabilirsiniz. Ama şimdi insanların beslenme şekli doğal değil.

Bitkiler de olumsuz etkileniyor çevre şartlarından. Kullanılan zirai ilaçlar doğaya gidiyor. Bitkilerin de solunumu var, hava kirliliğinden etkileniyorlar. Güneş ışığının spektrumu değişti. Ultraviyole ışığı, güneş ışığındaki X ışınları, gamma ışınları bitkiler üzerine farklı düşmeye başladı. İşte ozon tabakasından bahsediyoruz. Dolayısıyla küresel ısınmanın tetiklediği etmenler var.

Tüm bunların sonucunda, bitkiler de değişiyor. Bitkinin içerdiği, insan sağlığını etkileyici gücü olan etkin maddeler de değişmeye başladı.

Modern ilaçlar bu değişimler karşısında etkisiz mi peki?

Bugün bir ilaç piyasaya çıkıyor, büyük bir başarı gibi takdim ediliyor. Ama piyasadan çekilmek zorunda kalanlar da oldukça fazla.

Onlarca örneği var. En son örneği Eylül 2005’te piyasadan çekilen Vioxx’dur. Romatizmal hastalıklara karşı kullanılıyordu. Binlerce insan, ani inme neticesinde, kalp krizinden hayatını kaybetti.

Dolayısıyla dikkatli olmak lazım. Onlarca ilaç piyasaya girip çıkıyor.

FDA’dan (Federal İlaç Dairesi) da bahsedilmeli bu noktada. Herkes FDA’nın onayı varsa sorun yok gibi bir düşünceyle hareket ediyor.

Shane Ellison, kısa süre sonra piyasaya çıkacak “Batı Tıbbı Sağlığınızın Altını Nasıl Oyar” adlı kitabında FDA’nın ne kadar kolay manipule edildiğini anlatıyor.

Bakın, araştırmalar patentlenene kadar gizli tutulur. Tabiat ise patentlenemiyor. Bu iş kar getirmiyor yani.

Patentleyerek para kazanmak için, daha çok sentetik kimya ile çalışılıyor.

Neticede de bunların yan tesirlerini yaşıyorsunuz. Bugün her ilacın yan tesiri var. Uzun müddet kullanıldığında daha da ağır yan etkiler görülüyor.

Örneğin ülseratif kolit, modern tıp tarafından tedavi edilemez. Alzheimer, şeker hipertansiyon vesaire… Bunlar için çeşitli ilaçlar var. Ve bu ilaçlar sürekli kullanılmak zorunda. Bunların yan tesirleri ise ya böbrek, göz, kalp ya da karaciğer metabolizması üzerinde görünüyor. Tabii yeni yeni hastalıklar tetikleniyor

Dünya Sağlık Teşkilatı’nın verilerine baktığımızda, birinci sıradaki ölüm nedeninin kardiyovasküler rahatsızlıklar olduğunu görüyoruz. Yani kalp-damar rahatsızlıkları. İkinci sıra kanser- ki günümüzde başı çekiyor. Üçüncü sıradaki enfeksiyonel rahatsızlıklar, hepatit, ve grip var. Dördüncü sıradaki ise çok ilginç…

Nedir?

İlaçların yan tesirleri... Ölüm nedeni hastaları iyileştirmek için kullandığınız ilacın yan tesiri!

Bir ilaç size iyi gelirken, bir başkasında yan tesirleri çok kuvvetli olabilir. Örneğin, bir antibiyotik sizin hayatınızı kurtarırken, alerjisi olan başka birini çok kısa zaman da kaybedebilirsiniz.

Türkiye’nin bir ayda tükettiği kemoterapi ilaçlarıyla Almanya’nın tükettiğini mukayese edin. Hastaya kemoterapinin ve radyoterapinin ne olduğu anlatılmalı. Hasta tümörünün yok olacağını zannediyor. Tümör küçülüyor, doğru. Ama o tümörü tetikleyen mekanizmayı tedavi etmiyorsunuz. Ve tüm vücudu etkiliyorsunuz. Bunlar hastalara anlatılmalı.

Laf tümöre gelmişken, kanser önlenebilir bir hastalık mı sizce?

Bakın, sigara kanser yapıyor diyoruz değil mi? Tek başına sigara yüzde yüz kanser yapıyor diyemezsiniz. Bunun pek çok sebebi var. Eğer doğadaki bir şey kanserin oluşumunda etken rol oynuyor ise, doğadaki başka bir şey de kanser oluşumuna karşıdır.

Bunlara rağmen, kanser vakaları hızla artmaya devam ediyor dünyada?

Bundan yüzyıl önce, dünyanın ölümcül hastalıkları listesinde kanser beşinci sıradaydı. 21. yüzyıla geldiğinizde kanser 2. sırada, başı çekiyor.

Bilim ve teknoloji hızla ilerlerken, kanserde inadına bu işin zıddına gider gibi başı çekiyor. Bugün ben üzülerek görüyorum 20, 25 yaşlarında meme kanseri olan genç anneler, genç kızlar var.

Bakın sokaktaki insanların yüzde 15’i ya hepatit B ya hepatit C…

Eskiden birisi siroza, karaciğer kanserine yakalandığında, alkolden oldu, alkolikti diyorlardı. Şimdi hepatit B ve hepatit C’ye bağlı siroz ve karaciğer kanseri büyük bir artış gösterdi. Alkole bağlı siroz daha az görülüyor.

Bu artışta teknolojinin payı ne?

Teknoloji beraberinde, doğanın tanımadığı, kendi üretmediği birçok kimyasal maddeyi üretmeye başladı.

Mesela sebze ve meyve tüketiyorsunuz içinde hormon var. Ya da genleriyle oynanmış, trans gen tohumlar kullanılmış üretiminde. Zirai ilaçlar kullanılıyor, sanayi atıklarından etkileniyor ürünler.

İnsan sağlığı üzerinde ilerde etkilerinin ne olacağı bilinmeyen petrokimya ürünleri var. Tüm bunlar kümülatif olarak insana dönüyor. Doğal olarak insanlar genç yaşta hastalıklara yakalanıyor. Normalde 50’li yaşlarda görülen kanser bugün 25–30 yaşındaki insanlarda görülüyor. Çünkü tetikleyicileri teknolojinin içinde saklı.

Teknoloji insanlık suçu işliyor

Teknolojinin insanlık suçu işlediğini söylemiştiniz. Gelişme aynı zamanda kendimizi baltalama anlamına mı geliyor?

Evet… Hastalıklar değişiyor. Hekimler teşhis koymakta zorlanıyorlar. Üç ay sonra hastalığın seyri değişiyor.

Hiç duymadığınız, sistemik lupus eritamatozus (Vücudun kendi zarlarına gene kendi tarafından antikor üretilip zarar verilmesi hastalığı), liken planus (Vücudun deri hücrelerine karşı geliştirdiği saldırı ile ortaya çıkan kronik deri hastalığı), MS-multiple skleroz (Kanda dolaşan savunma hücrelerimizin sebebi bilinmeyen bir şekilde beynin beyaz cevherine karşı antikor geliştirmesi);  ülseratif kolit hızlı bir şekilde artış gösteriyor.

Mesela hipertansiyonu modern tıp tedavi edemiyor. İlacı verdikçe tansiyon düşüyor, ilacı kestiğinizde tekrar yükseliyor. Bu semptomatik, yani sadece belirtileri ortadan kaldıran bir tedavi yöntemi.

Şeker hastalığında da ilaç kullanıldığında şeker seviyesi düşüyor. Aksi halde yine eski halinde. Yani ilacı kullanmakla siz radikal bir tedavi almıyorsunuz.

MS’in, Alzheimer’in, Parkinson’un, şekerin tedavisi yok....

Alzheimer ve Parkinson’un modern tıpta tedavileri olmadığını vurguluyorsunuz. Peki, bu hastalıkların bitkisel tedavi yöntemleriyle önlenmesi söz konusu mu?

Evet mümkün. Modern tıpta öyle ilaçlar var ki, etki mekanizmaları bilinmiyor. Faydalıdır diyoruz ama nasıl etkili olduklarını bilmiyoruz.

Alzheimer bir iki yılda ortaya çıkmaz. En erken 20 yıl öncesinde sinsice başlar. Ortaya çıktığı andan itibaren de geç kalınmıştır. Dolayısıyla Alzheimer’i önleyebilecek bir ilaç henüz modern tıpta yok ve Alzheimer’i tetikleyenin ne olduğu da bilinmiyor.

Fakat Alzheimer hastalarında örneğin asetil kolin seviyesinin düşük olduğu gözleniyor. Bunun üzerine asetil kolin seviyesini yükselterek, hastalığı tedavi edebileceklerini düşündüler. Olmadı. A vitamini eksikliği gözleniyor. Bununla da çözülemedi.

Siz ne önerdiniz?

Ben Alzheimer’de önleyici olarak taze sıkılmış havuç suyunu önerdim.

Bir hastalığı önlemek bitkilerle mümkündür. Ancak bir hastalığa yakalanmadan önceki tedaviyle yakalandıktan sonraki tedavi arasında çok fark var. Hastalığa yakalandıktan sonra kişi organını kaybedebiliyor veya kalıcı hasarlar yaşanabiliyor. Ancak bir hastalığa yakalanmadan önce onu önleyebiliyorsunuz.

Bitkisel Sağlık Rehberi kitabını yazma sebebim budur.

Kitabın sonunda bir kaynakça bulunmuyor?

Evet, o kitap kırk yıllık araştırma sonuçlarımı içerir. Hiçbir kitap okumadım bu konuda. Hepsi benim araştırma sonuçlarım ve her kelimesinin de arkasında duruyorum. Bugün lavantayı hepatit B ve hepatit C’ye karşı önermiştim ki kapak da o. Ben 33 yıl yurtdışında kaldım. Hiç bitkileri konuşmadım. Bir veri bankası oluşturdum. İlk defa Türkiye’de 99 yılında, brokoli üzerine konuştum özel bir kanalda. Gazi Üniversitesi’nden bir farmakolog vardı karşımda. Bana şöyle dedi: “İyi bir yemek tarifi verdiniz”... Şaşırdım ve üzüldüm.

O noktadan sonra ne oldu?

Amerika’da Saint John Üniversitesi’nden başladım işe. Arşivleri kanıt olabilir. Prostatit tedavisinde, brokolinin etkilerini yazdım. Prostatit (prostat iltihaplanması), bugün ürologların korkulu rüyasıdır. Çünkü tedavisi yoktur. Çok kötü bir hastalık. Sadece antibiyotik tedavisi var ve tedavi bırakıldığı anda sızılar başlar. Yaşam kalitesini çok kötü etkiler.

Meme ve prostat kanserine karşı brokoli

Siz ne önerdiniz prostatı tedavi etmek için?

Biz, brokoli tedavisini önerdik. Kullanırsanız prostatite karşı iyidir dedik. Ayrıca 40 yaşından sonra erkeklerin yüzde 45’inde, 50 yaşından sonra ise erkeklerin yüzde 50’sinde, rastladığımız benigne Prostate Hyper Plasie dediğimiz iyi huylu prostat büyümesine karşı brokoli kürü muhteşemdir dedik.

Bunları Saint John Üniversitesinin Protatitis Discussion forumunda tartışırken, üye olan onlarca bilim adamı bizi takip etti. On binlerce kişi tartışmalara üye olamadığı için katılamasa da siteye girip okuyabildi. Bundan sonra yedi günlük deneme süreleri yayınlandı ve pek çok hastanın “Ağrılarım kayboldu, çok rahatladım” şeklinde e-postaları gelmeye başladı.

Brokolinin meme kanserine de iyi geldiğini yazmıştınız?

Brokoli hem meme hem prostat kanserini önlüyor. Kitabımıza yazdık bunu. Etki mekanizmalarını açıkladık. Bir ay sonra Amerika’da dünyanın en büyük prostat vakfı, Prostatitus Foundation açıldı. Bunlar bir ayda oldu. Ardından dünyada zincirleme şekilde Avrupa’da da vakıflar açılmaya başladı.

Bu sayede Türkiye’de doktorlarla çalışmaya başladık. Doktorlar başvurmaya başladı. Bir doktor bunu gidip aktara soramaz tabi.

Bugün bu iş dışarıda pek çok üç kağıtçının, şarlatanın elinde. 9 bitkiyi karıştırıp naylon poşet içinde veriyorlar insanlara ve binlerce dolar istiyorlar.

Bitkiler karıştırılmamalı mı?

Normal koşullarda bir bitki karıştırılmaz. Hastalıklar birer kilittir. Her kilidin anahtarı bir bitkide yer alır. Ben çok ender iki bitkiyi karıştırırım.

Üç veya dört bitkiyi karıştırmam. Hem bitkinin etkisini azaltır, hem de hastalık üzerinde sonuç alamazsınız.

Lavanta hepatite iyi geliyor, brokoli prostata, havuç unutkanlığa… Ama siz kitabınızda, lavantanın bile üç türü olduğunu yazıyorsunuz. Hangi bitkinin hangi olduğunu biz nasıl anlayacağız?

Aslında çok daha fazla lavanta türü var.

Herhangi bir aktardan gidip lavanta alamıyoruz bu takdirde?

Evet. Bu işin uzmanları var. Bu işe sahip çıkması gerekenler bilim adamları ve hekimlerdir. Bakın ben kimyagerim. Ama Doktorun aksine ben, bitkinin kimyasını biliyorum..

Avrupalı arkadaşlarım bana “Kitabında çok fazla bilgi veriyorsun” diye kızıyorlar.

Yani siz doktorlarla çalıştığınızda etkili sonuç alınıyor?

Gayet tabi.

Aktarlar gibi oluşan pazara rağbet eden kurumsal firmalar da var. Şifa için satılan poşet çaylar var mesela. Bağırsakları çalıştırmak için poşette sinameki çayları var.

Sinameki kabızlığa karşı kesinlikle kullanılmaması gereken bir bitkidir.

Sinameki, seyahate çıktığınızda, tuvalete karşı titiz davranan biriyseniz kullanılabilir. Yanlış beslenme de olabilir. Sinameki bir iki günlük geçici bir çözümdür. Fakat kabızlık şikâyetine karşı sinameki kullanılmaz. Kesildiğinde kabızlık daha şiddetli tekabül eder.

Bir yandan doğayı da patentlemeye çalışıyorlar çeşitli yöntemlerle?

Evet. Bunun bir örneği mısır. Karadeniz insanında ala olarak bilinen  ‘vitiligo’ hastalığı göremezsiniz. (vitiligo: Genel anlamda vücuda rengini veren pigmentleri üreten melonositlerin düzensiz çalışması sebebiyle; tende, ağız, burun ve genital organların iç zarlarında, gözün retina tabakasında, renk kayıplarına -deride beyazlaşma- ve tahribatına yol açan bir rahatsızlık.)

Çünkü mısırın içinde “vitiligo”yu önleyici maddeler var. Mısıra zarar veren de bir böcek vardır. Mısıra püskülünden girer ve mahveder.

Bir de hemen hemen her ağacın kökünde yetişen bacillus thurigiensis adlı toksin üreten bir bakteri vardır. Bu bakteri, mısır püskülünden giren parazit için öldürücü bir zehir. Bu bakterinin o toksini üreten geni oradan alınarak, mısırın genomuna yerleştirildi.

Genetik olarak modifiye edilmiş mısır toprağa ekildiğinde o toksini de üretmiş oluyorsunuz. Artık yaprağından sapına, mısırın her yerinde o madde var. Bu parazit artık zarar veremez mısıra.

Genleriyle oynanmış bu mısırın insan sağlığı üzerindeki etkileri ne olacak peki?

Bu genleriyle oynanmış ekinleri, ilaçlar gibi dört-beş yıl sonra piyasadan çekemezsiniz. Toprağa bir kere verildi mi, bir daha dönüş yok. Gen teknolojisine karşı değilim. Ama bugünkü gen teknolojisi tamamen rastlantısal. Zararı da öyle…

Genetikçikler genlerin işlevini bilmeden mi oynuyorlar?

Geni bir yerinden kesip açıyorlar, yeni geni nereye yerleştirdiklerine önem vermiyorlar. Genlerin birbirleriyle etkileşimleri var. DNA diziliminde 3. sıradaki gen örneğin 5001. genle iletişim halinde olabiliyor. Dizilişi biliyoruz artık, ama bu genlerin birbirleriyle etkileşimlerini bilmiyoruz. Bu yanlış bir şey. Kafamıza göre geni kesip, istediğimiz yere başka gen ekleyemeyiz. Deneme yanılma yöntemi uyguluyorlar. Ama bu işin dönüşü yok! Mısırı doğaya bir kere ektiğinizde, bu iş biter.

Toprağa ekildikten sonra dönüşü olmayacak değil mi?

Tabi, bir de yatay geçiş yaparak oradan bakterilere atlıyor. Bakteri mitoza uğruyor genetik yapısını değiştiriyor. Farklı etkin maddeler ortaya çıkıyor. Genleriyle oynanmış mısır ununu kullandığınızda ne oluyor peki?

Vitiligoya iyi gelmiyor! Ala hastaları mısır ununu rahatsızlık olan bölgeye sürdüklerinde nasıl iyileştiğini hayretle görürler. Bu geniyle oynanmış mısırın unu ise bunu yapmıyor.

Dışarıda satılıyor mısır. İnsanlar tüketiyor ve çok lezzetli. Ama bu çok yanlış

Bahaneleri de açlıkla savaşmak. Bu doğrudur. Ama genleriyle oynanmış bir kilo tohumun kilosu altından pahalı. Köylü bunarı kasalarda saklıyor. Açılıkla savaşıyorsunuz diyorlar ama fakirlik var. Karnını nasıl doyuracak, nasıl satın alacak tohumu?

Açlıkla değil önce fakirlikle savaşmalısınız Adam bir kilo domates alabilecek durumda değil. Et tüketimine hiç girmiyorum

Yani genetik de henüz bir şey bilmiyor?

2000 yılında John Major ve Bill Clinton Genom projesini açıkladıklarında, şeker, Alzheimer, kanser, hipertansiyon gibi pek çok hastalık yenilecek demişlerdi. Ben o zaman söyledim televizyonda böyle bir şey mümkün değil diye. Daha insan oğlunun önünde 150-200 yıl var.

Daha kötüsü de gen teknolojisinin kapalı kapılar ardına taşınması…

Genetik teknolojileri hastalıkların oluşumuna çözüm bulamıyor mu?

Dünyada sağlıklı insan yoktur. Dünyaya gelen her insan bir hastalıkla geliyor. Ama doğduğu dönemde bu hastalık ortada yok. Onun genetik yapısı barındırıyor bu hastalığı. Yıllar sonra rahatsızlık ortaya çıkıyor.

O hastalıklı geni aldı diye, örneğin meme kanseri, prostat kanseri genini aldı diye, mutlaka bu hastalığa yakalanması söz konusu değil. Önleyici kürler uygulayarak bu hastalıkların oluşumunu önleyebilirsiniz.

Bu arada “Ben önleyici tıp uyguluyorum” diyerek, hekim kontrolüne gitmemek de çok büyük bir cahillik ve insafsızlık olur. Herkes rutin kontrollerini mutlaka yaptırmalı.